Şeffaf…

Bugünlerde çevremizde dolaşan sanki bahar havası değil…

Sanki yaprak dökümü mevsimindeyiz…

Dolu dizgin ayrılıklar, boşanmalar…

Niyeyse şaşırıyoruz, bazen hayretler içinde kalıyoruz…

İnsanoğlu bilimsel düşünceye biraz daha yatkın olsaydı, kafalar karışmaz, ilişkiler bu kadar içinden çıkılmaz bir hal almazdı belki.

Lise mezunu olan herkesin bileceği gibi…

Freud der ki;

Üç katman var zihnimizde:

İd, Ego, Süperego.

İlginizi çekiyorsa Google’layın, bakın…

İd “içimizdeki doyumsuz, güdüleriyle hareket eden, sadece ihtiyaçlarına odaklanmış, durdurulamayan, vicdansız hayvan” diye tarif ediliyor.

Yeni doğan bebeklerin zihninde sadece İd bulunuyor, Ego daha sonra gelişiyor…

Ego “kişisel güvenliği sağlayan, İd’in isteklerine bazen izin veren, bazen savunma mekanizmasıyla onu durduran, dengeleyen, zekası ve hafızası olan katmandır” deniyor.

Örneğin, İd acıkırsa hemen yemek bulup beslenmek istiyor ama Ego “karnının gurultusunu bastır ve toplantıya devam et, iş bitince yemek yersin” diyerek onu durduruyor.

Süperego, kültürel adetlere bağlı, tabuları ayakta tutan, baba figürünün içselleştirilmiş bir sembolü olan katman. İd’in ihtiyaçlarına, taleplerine karşı saldırgan bir tutum içinde. Öyle ki, arada onları dengeleyen Ego olmasa, bu ikisi fena halde kapışırlar…

Düşünsenize?

Bunların üçü de zihnimizin içinde, davranışlarımızı belirlemeye çalışıyorlar…

Film sahnesi gibi canlandırın gözünüzde…

Bir gece klübü hayal edin…

Klüpte bir adam duruyor, zihninin üç katmanıyla birlikte…

O sırada, danseden güzel bir kadın görüyorlar…

İd, hemen o kadınla “cinsel birleşmeye girmeyi” arzuluyor.

Ego “hop!” diyor. “Bu kadınla sevişmek isteriz, tamam ama bunun bir yolu yordamı var. Üzerine atlayıp eteğini sıyırmaya kalkarsan önce tokat yersin, sonra hapse girersin. Bunlar olmasın diye, önce hatunun yanına gidip sevimli espriler yapmalıyız, ona bir içki ısmarlamalıyız, birlikte dansetmeyi önermeliyiz. Sonra, cazibemizi konuşturup onu etkilemeye çalışmalıyız. Böylece başımız belaya girmeden sevişebiliriz.”

İd ve Ego, kendi aralarında güzelce anlaşacakken, bu kez Süperego devreye giriyor…

“Aklınızdan bile geçirmeyin çocuklar. Biz birine bağlıyız, ona sadık kalmalıyız. Sadakatsizlik günahtır. Ayrıca saat geç oldu, derhal bu mekandan çıkıp taksiyle eve dönmeliyiz.”

İd, doğal olarak Süperego’nun dediklerinden hiçbir şey anlamıyor, dönüp beklenti içinde Ego’ya bakıyor…

“Ne diyor bu? Niye eve dönecekmişiz? Bana ne, bana ne… Ben o kadını istiyorum!”

Süperego “ahlaksız it!” diye söylenerek başını iki yana sallıyor…

İkisi, aynı lisanı konuşamadıkları için anlaşamıyorlar. Karar verme işi egoya kalıyor.

Durumu analiz ediyor…

“Aslında sevgilimi aldatmaya içim el vermiyor. Ayrıca bu mekanda birçok tanıdık gördüm. Biz tanımadığımız bir kadına kur yaparken onların dedikodu yapmalarına, başka bir ortamda karşılaştığımızda ‘o gece fena dağıtmıştın’ diye bize laf çakmalarına katlanamayabilirim. Bu bizim saygınlığımızı zedeler, kariyerimiz için de iyi olmaz” filan diye düşünebilir.

Ya da:

“Şimdi bu kadına yaklaşmak için bir sürü numara çekeceğiz, havaya girecek, kendini ağırdan satacak, o kadar da olağanüstü güzel değil, uğraşmaya değmez” diyebilir.

Eğer kar-zarar hesabı yapıp mekandan ayrılmanın menfaatine olacağına karar verirse, “ağlamayı kes” diye kafasına bir şaplak atıp İd’i susturur, evlerine dönerler.

Süperego kazanmış olur.

Ama…

“Dünyaya bir kere geliyoruz. Son zamanlarda gece hayatından iyice koptuk, belki de eski formumuzu kaybediyoruz. Şimdi bu fıstığı tavlayıp götürürsek karizmayı doğrulturuz. Zaten kim çapkınlık yapmıyor ki? Milletin bize dil uzatacak hali mi var? Hem biz iş gezisindeyken bizim hatun ne halt karıştırıyor biliyor muyuz? Boşversene, felekten bir gece çalıp eğlenelim” diye karar verirse mekanda kalırlar. Ego, Süperegoya dönüp “çok sıkıcısın ihtiyar, kabuğuna çekil” der.

İd kazanmış olur.

İd saftır, Süperego bağnaz.

Ego’ysa, kurnazdır.

Kendini tatmin etmenin yollarını arar…

Yani:

Herhangi bir durumda, kişinin bir aziz gibi mi, yoksa vicdansız bir hayvan gibi mi davranacağına Ego’su karar verir…

Ve Ego sürekli ikilemde kalır.

Dürüst olmak gerekirse erkek zinhnindeki Süperego genel olarak zayıftır.

Söz gelimi, iki erkek arasında bir “ağız dalaşı” başlarsa, bu genellikle “yumruklaşmaya” dönüşür…

Kadınlardaysa, bunun tam tersi geçerlidir.

Onlar da çeşitli durumlarda ikilemde kalır ve Ego’larıyla karar verir…

Ama kadın zihnindeki İd “çocuklarını koruma içgüdüsü”nü saymazsak, o kadar etkili değildir. Süperego daha güçlüdür.

Bu yüzden erkeklerin daha çocuksu, kadınlarınsa daha akılcı olduğu düşünülür.

Bu yüzden gelenek “erkekler dağıtır, kadınlar çekip çevirir” biçiminde benimsenmiştir.

Evli bir kadının tek başına gece klübüne gidip tanımadığı adamlara “kesik attığını” filan görmek pek olası değildir mesela…

Ya da ağız dalaşına giren iki kadının sokak ortasında yumruklaştığını…

Aslında her şey öylesine şeffaf ki…

Süregiden beraberliklere bakınca, hep aynı şeyi görmüyor muyuz?

Kadın, erkeğin “Süperego”su haline geliyor…

Erkek de kadının “İd”i…

Anlaşılmayacak bir şey yok bunda.

Bilimsel düşüncenin dayanılmaz hafifliği :)

Senin gibi biri…

Hafiften “kısık” sesli kadınlar vardır hani…

Bakışları derin.

Kendine özgü aurasıyla, ortaya çıktığında…

Kalabalığın arasında kolayca seçilen…

“Dönüp baktıran” kadınlar.

Ağlamasını, gülmesini…

Oturup kalkmasını izlemek…

Herhangi bir konuda rastgele anlattıklarını dinlemek keyiflidir…

Çevrelerine yaydıkları enerji farklıdır onların…

Ruhları farklıdır…

Vücut dilleri özgüvenli…

Ahenkli, çekicidir…

Bazen zarafetin doruklarında…

Bazen yosmalığın sınırlarında dolaşırlar…

Tizleştiğinde çatallanır bu kadınların sesi…

“Hızlı” yaşamaktan mı…

Uykusuzluktan, yorgunluktan mı…

Neden böyle olduğu bilinmez…

Gizemlidirler…

“Puslu kadınlar” derim ben onlara.

İçlerinden bazıları, adeta “askeri” bir disiplin altında yaşar…

Bazıları, gününü gün eder…

Yaşam tarzı kendine özgüdür hepsinin…

Değişken ya da tutarlı olabilirler…

Ama sesleri tizleştiğinde mutlaka çatallanır.

Gözlerinde nedeni belirsiz bir buğulanma vardır hep…

Gülerken ağlamaları…

Ağlarken gülmeleri vardır…

Görünmeyen ufuklara dalıp gitmeleri vardır…

Duydukları bir şarkı…

Gördükleri yağlıboya resim…

Yerdeki yaprakları birbirine katıp telaşla uçuşturan esinti…

Yağmurun başlaması…

Onları alıp, uzaklara götürür.

Eski sevgililerinin buruk hatırasına daldıkları sanılır çoğu zaman…

İlgisi yoktur aslında…

Düşündükleri hayatın kendisidir…

Zamanın nasıl geçtiği…

Beş yıl sonra, on beş yıl sonra, neleri yapıp neleri yapamayacaklarıdır…

Hataları, günahları ve sevaplarıdır…

“Puslu” kadınlar kendileriyle yüzleşmeye meraklıdır…

İroniyi çok severler…

Kendileriyle dalga geçmeyi…

Ve gülmeyi.

Şen şakrak kahkahaları kapalı mekanlardan sokaklara taşar sık sık…

Çünkü “gülebiliyor olmanın” kıymetini bilirler.

Sevmekte çok başarılıdırlar…

Nasıl “kadın” olunur…

Nasıl mutlu edilir…

Nasıl can yakılır…

Bir erkeğin yanındaki, hayatındaki boşluk nasıl doldurulur…

Çok iyi bilirler.

Hem tecrübeleriyle…

Hem sezgileriyle…

Karşılarındakinin beynini okurlar…

Hayatta her duruma karşı hazırlıklıdırlar…

Kalpleri birden fazla kez kırılmıştır…

Ama kırılmaya alışamamış…

Kırılma korkusunu aşamamış…

Çocuksu ve naif bir ruhları vardır öte yandan…

Olanca güçleriyle sahiplenmeleri…

Savunmaları…

Başkalarıyla (aslında kendileriyle) savaşmaları vardır…

Kıskançlıkları…

Kaprisleri…

Ara sıra “arızaya bağlamaları” vardır…

Hem “kazanan” hem “kaybeden” sıfatını yakıştırabiliriz onlara…

Belki de bu yüzden…

Puslu kadınlara saygı duyarım ben…

Yaşamışlıklarına…

Derinliklerine…

Sahip oldukları mutlak yeteneklerine…

Saygınlığı, kimseyi kandırmadan, göz boyamadan…

“Kendileri gibi” davranarak avuçlarının içinde tutmalarına…

Toplumu eğitmelerine, erkekleri yontmalarına…

En güzel şarkıları sadece onların besteleyebiliyor olmasına…

Bu şekilde “kadınlık” kavramını onurlandırmalarına…

Büyük saygı duyarım.

Puslu kadınların birçok ismi vardır benim için…

Kimi yerde Sezen’dir onun adı…

Kimi yerde Ayşe, Fatma…

Başka kültürlerde başka adları vardır…

“Amy” diye seslenenler çıkmıyor artık ama…

Bazen yıldızların ışığı erkenden sönüveriyor, üzülüyorum…

Mümkün olduğunca uzun yaşamalarını istiyorum…

Onları gözlemlemek, öğrenmek…

Onları yaşamak…

Bütün duyularımı onlara açıp, kana kana içmek için…

Puslu kadınları çok seviyorum ben…

Onlar hem çok özeldir, hem de…

En nihayetinde…

Senin gibi biri.

Korkusuzluk korkusu…

Korku, insanoğlunun en temel dürtülerinden biri…

“Varlığını tehdit eden ya da tehdit riski taşıyan varlık ve durumlardan içgüdüsel olarak kaçınma durumu” diye açıklanıyor…

Gerekli olmasa böyle bir duyguya sahip olmazdık.

Korkusuz bulurlar beni…

Duygularının peşinden gidebilen biri olduğum için…

Kendimi açıkça ifade edebildiğim, sakınmadan ortaya koyabildiğim için…

Risk alabildiğim için…

Cesur olduğumu söylerler.

Acı çekmekten korkmam mesela.

Acı, sadece bir “zaman” meselesidir…

Hiçkimse sonsuza kadar acı çekmez…

Zaman acıyı yer, sonunda da bitirir.

Ölümden korkmam…

Çünkü bu da sadece zamanlama sorunudur.

Bir gün her canlının yaşayacağı ölümü sonsuza dek ertelemeye çalışmak  saplantıdır…

Ama korkularım var benim…

İnsan hallerinin hiçbirinden değil…

İnsanı yücelten olguların “yokluğundan” korkarım…

Sahip olduklarımı gün be gün yitirerek, düşüşe geçerek ölmekten korkarım…

Tırmanırken ölmeli insan, aşağı doğru yuvarlanırken değil.

Her türlü yaşam biçimine, her türlü seçime saygı duyarım…

Ama erdemsizlikten…

Kofluktan…

Her şeyi oluruna bırakma hallerinden korkarım…

Sevgisizlikten…

Saygısızlıktan…

Umursamazlıktan…

Ve hayalkırıklığından.

Katlanılması zor olan şey bunlardır hayatta…

Yarına dair umutları kıran, moral bozan, gelişimi durduran, yavaşlatan, kötü şeylerdir bunlar…

Karşına çıktığında, bunlardan sakınmak için alabileceğin herhangi bir önlem de yoktur.

Korkuların esiri olmamak gerek…

Ama bu anlamda “korkusuzluk” ürkütücü bir boşluk demek.

Hiçbir korkusu olmayan insan nasıl biridir?

Eğer tesadüfen dünyaya geldiğini düşünüyorsan…

Sana verilen bu yaşamla ne yapmak istediğini bilmiyorsan…

Varlığınla yokluğunun bir şey değiştirmeyeceğini…

Fikirlerinle, üretimlerinle insanları etkilemenin, zihinlerde yeni ufuklar açmanın mümkün olmadığını düşünüyorsan…

Yetiştireceğin çocukların senden sonra da dünyada varolmaya devam edeceğine ve hayata katkı sağlayacağına inanmıyorsan…

Adımlarını kendi seçimlerin doğrultusunda atmıyorsan, rüzgar nereden eserse oraya gidiyorsan…

Hayata belirli bir pencereden bakıp onu kendine özgü vizyonunla anlamlandırmıyorsan…

Kazanacaklarının ve kaybedeceklerinin senin için hiçbir anlamı yoksa…

Kendini içinde görmek istediğin herhangi bir resim yoksa…

Çevrende değer verdiğin ve sana değer verdiğinden emin olduğun kimse bulunmuyorsa…

Kimseye karşı özel bir şey hissetmiyorsan…

Kendini özel hissetmiyorsan…

Ömür denilen süreç içinde yaptıklarının ve yaşadıklarının bir anlamı olduğuna inanmıyorsan…

Ruhunu olgunlaştırmanın önemli olduğunu, gelişimin bir anlam ifade ettiğini düşünmüyorsan…

Erdemin insanı “insan” yaptığına…

Ve “eline, beline, diline sahip olmanın” erdemlilik olduğuna inanmıyorsan…

Kendine saygı duymuyorsan…

Bu dünyadan, ardında bir iz bırakıp gideceğini ve bu izin geride kalanlar için önemli olacağını sanmıyorsan…

Varoluşunun evreni etkilediğine inanmıyorsan…

Yaratıcı bir güç tarafından ya da kendin tarafından sınandığını hissetmiyorsan…

Yaratıcı bir güce ya da kendine bir şeyler kanıtlaman gerektiğine inanmıyorsan…

Korkmana gerek yoktur…

Hiçbir şey için kaygılanmana da gerek yoktur…

Çünkü zaten boşuboşuna oksijen tüketen birisindir.

Ne kötü, değil mi?

Korkusuzluktan korkarım ben…

O sonsuz boşluktan…

Hiçbir şeyden korkmadığım kadar.

Venüslüler ve Marslılar…

Sıradan bir iş gününde:

Venüslü, başucundaki cep telefonunun alarmı çalmadan bir dakika önce gözlerini açar…

Kimseyi uyandırmamak için telefonu sessize alır…

Duşa girer, yüzünü gözünü toparlar, giyinir…

Bu arada kahvenin suyunu ısıtmıştır…

Çantasını zaten geceden hazırlamıştır…

Kahvesini içip evden çıkarken şemsiyesini de alır…

Pencereden bakmamıştır ama içeri giren solgun gün ışığından o gün havanın yağmurlu olacağını anlamıştır…

Sokağa adımını attığı anda yağmur başlar…

Venüslü, hızını kaybetmeden yürümeye devam eder…

Metroya zamanında yetişir…

İş yerine geldiğinde, arkadaşlarıyla kahvaltı edip dedikodu yapmak için on beş dakikası vardır…

Bu arada gözü saattedir…

Ya bir sevgilisi, ya erkek kardeşi, ya da oğlu, eşi…

Mutlaka bir Marslı vardır hayatında, aranıp uyandırılması gereken…

“Her şey yolunda mı, değil mi” diye kontrol edilmesi gereken…

Bir Venüslü, konsantrasyonunu asla yitirmez…

Sıradan bir iş gününde:

Marslı, başucundaki saatin alarmı çalmaya başladıktan sonra iki kez “erteleyip” uyumaya devam etmiştir…

Mutlaka, onun uyuyakaldığını tahmin eden bir Venüslü vardır hayatında…

Kız arkadaşının, annesinin, kızkardeşinin telefonuyla, ya da eşinin dürtüklemesiyle nihayet (kalkması gereken saatten yarım saat sonra) uyanır…

Duş yapacak zamanı kalmaz, bu da iyidir…

Çünkü zaten duş almayı sevmez…

Eğer kimse onu uyarmazsa, üzerine rastgele bir şey geçirip evden çıkar…

Yolda, ıslanmaya başladığını ve üşüdüğünü farkeder…

Başını kaldırıp gökyüzüne bakar, havanın yağmurlu olduğunu anlar…

Metro istasyonuna koşarak gider ama nafile…

Sırılsıklam olmuştur…

Sıklıkla olduğu gibi işe geç kalmıştır…

Öğle yemeği yemek için çalışmaya ara verene kadar boğazından lokma geçmez…

Bu yüzden huysuz ve sinirli olur…

Öğlen, hayatındaki Venüslü tekrar arayıp o gün yatırması gereken gecikmiş faturaları ya da ona benzer bir şeyi hatırlatır…

Marslı, gerekli evrakı yanına almayı tabii ki unutmuştur…

“Bir şekilde hallederim” diye omuz silkip yemeğe çıkar…

Yemek yerken, yanından geçen güzel bir çift bacağa gözü takılır, bu yüzden kafası dağılır…

Ve iş yerine dönerken cüzdanını masada unutur…

Bir Marslı, konsantrasyonunu asla uzun süre koruyamaz…

Bu anlatım size abartılı gelebilir…

Gelmesin.

Çok iyi biliriz ki, her gün milyonlarca kadın ve erkek aynen bunları yaşıyor…

Gerçek bu.

Venüslüler “idareci” olur…

Çıkabilecek sorunları önceden düşünür, önlemlerini sorun çıkmadan önce alır…

Gerçekten sorun çıkarsa “a, b ve c” planlarıyla hazırdır sorunu çözmeye…

Ama genellikle sorun çıkmasını önceden engeller.

Hep bir hedef vardır önünde…

Hep bir proje…

Genel olarak bütün projelerin ana başlığı “mutluluk”tur…

Mutluluğun açılımı da, “hayatın ahenkli, düzenli, iyi bir şekilde ilerlemesi”dir.

Kendisinin ve sahiplendiklerinin çıkarlarını kollar…

Sağlığı, işi, gücü yerinde olsun ister…

Çevreden sevgi, saygı görsün ister…

Sahiplendiklerine tamamen odaklanır…

Venüslü için “dünya bir yana, onlar bir yana”dır.

Ama, Marslılar şikayet ve hoşnutsuzluktan vazgeçmez…

Çünkü Venüslülerin beklentileri olur…

Yüksek egoları…

Ve haksız değillerdir.

Gösterdikleri performans karşılığında, kraliçe muamelesi görmek isterler.

Onlar, kendi sınırlarını çizdikleri, kendi ülkelerinin kraliçeleridir…

Ve kendilerini kraliçe gibi gördükleri sürece, ülkeleri sonsuza kadar güvendedir.

Ama sahip olduklarını zannettikleri taht yalan olmuşsa…

Dağılır o ülke…

Ta ki, bir başka kraliçe yönetimi ele almaya karar verip o ülkeyi çekip çevirene kadar.

İş dünyasında en iyi yöneticiler Marslıdır…

Başarılı olanları “kraldır” mesleğinde, kendi sosyal çevresinde…

Ama hayatın “bütününü” yöneten bir kral yoktur aslında…

O kralları idare eden kraliçeler vardır.

Herkes kendini tanıyıp, kendine karşı dürüst olursa…

Karşısındakinin hakkını teslim ederse…

Çatışmaya gerek kalmaz.

Farklı gezegenlerden gelmiş olsalar da, dünya üzerinde beraberce, uyumla yaşayabilir…

Venüslüler ve Marslılar.

Projelendir ve gerçekleştir…

Çevreme baktığımda, birçok şeye sahip olan ama hayatından mutlu olmayan sürüyle insan görüyorum…

Hepsi de, bulundukları noktadan daha iyi bir yerde olmak istiyor…

Gelişmek, ilerlemek istiyor…

Kendilerini engelleyen “dış unsurlardan” yakınıyorlar, şikayet ediyorlar sürekli…

Bunlara sıkça tanık olduğum için, zaman zaman bu konuda düşünüyorum, araştırma yapıyorum…

Toplum bilimcilerin yazılarını okuyorum…

Az önce okuduğum makalenin bir bölümü şöyle mesela:

“Beslenme, barınma gibi temel yaşam ihtiyaçların karşılayabilen insanların sevgi, saygı, sanat, inanç ve ideal gibi yaşam alanlarına yöneldikleri bilinmektedir. Ancak bu yönelmede oluşturulan maddi ortamlar tek başlarına gelişmeye yeterli olmamaktadır. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, değişme ve gelişme potansiyeline sahip olsalar bile insanlar, arkalarında yeterli manevi destek ve içlerinde arzu olmadığı takdirde çalışmalarında yeterli verime ulaşamamaktadırlar.”

“Yeterli manevi destek” diyor…

“Arzu” diyor…

Bunlar, hayatta gelişme kaydetmek için gerekli…

Ama “arzulu” ve “kendine inanan” biri için çok da gerekli olmayabilir…

Daha önemli bir yoksunluk var bence:

Çoğu insanın hayata dair herhangi bir “projesi” yok…

Projesi olmayan insan mutsuzdur…

Amaçsızdır çünkü…

Boşluktadır…

Kafası karışmış, neye odaklanacağını bilemez haldedir…

Morali bozuktur…

Huysuzdur…

Hayattan zevk alamıyordur…

Sanki arayışta gibidir…

Ama ne aradığını da bilmiyordur aslında…

Bir belirsizlik denizinin içinde yüzmektedir…

Projesizlik illettir…

Hasta eder insanı…

Fena bir hastalıktır bu…

Çeşitli sendromların ortaya çıkmasıyla anlaşılır…

En güçlü belirti, insana herşeyin boş ve anlamsız gelmeye başlamasıdır…

Sanki ömür boşa geçiyormuş gibi…

Dışarıda bir şeyler oluyormuş da sen geride kalıyormuşsun gibi…

Hayatı kaçırıyormuşsun gibi hissedersin kendini…

Sıkılırsın…

Moralin bozulur…

Bir türlü harekete geçemezsin…

Harekete geçemediğin için daha da moralin bozulur…

Ve daha çok sıkılırsın…

Bu yüzden, her bireyin hayata dair bir projesi olması gerektiğini savunurum ben…

Her insanın…

Bir düşüncesi…

Bir hedefi…

Ve projesini gerçekleştirmek için hevesi olmalıdır…

Projesi olmayan insan iyi olmaz, olamaz…

Ayrıca “proje”nin ille de bir işle ilgili olması gerekmez…

Hayata dair herhangi bir konuda proje üretilebilir…

Çocuk yetiştirmek…

Hayalini kurduğun evi almak…

Tango yapmayı öğrenmek…

Afrika’yı bir ucundan diğer ucuna, sadece bir sırt çantasıyla dolaşmak…

Bunların hepsi birer projedir…

Eksiğiyle ya da fazlasıyla, proje gerçekleştiğinde…

İnsan kendini tatmin olmuş hisseder…

Başarılı hisseder…

Yarına umutla bakar…

Hayattan iyi şeyler bekler…

Ve başına iyi şeyler gelir…

Mutlu insan, projesini gerçekleştiren insandır…

Hatta “gerçekleştirmeye çalıştığı” bir projesinin olması bile insanın moral ve motivasyon kazanması için yeterlidir.

Bir amaç uğruna çabalamak…

Her gün, her dakika, hedefe giden yolda gelişme kaydetmek…

Hayata hevesle, dört elle sarılmak için yeterlidir.

Hayatta ne olursa olsun…

Mutlaka bir hayaliniz ve onu gerçekleştirmek için ürettiğiniz fikirleriniz olsun.

Projelendirin ve gerçekleştirin…

(Bir hayali gerçek kılma başarısını göstermiş olan, yakından tanıdığım iki sinemacıya peşinden gittikleri bu sloganı kullandığım için telif bedeli ödeyeceğim…)

Eksiğiyle, fazlasıyla…

“Hayalini gerçekleştirmiş biri” olmanın saygınlığıyla başka hiçbir şey boy ölçüşemez…